Futbolcu, Filozof, Efsane: Doktor Socrates!..

Çocukluğumun unutulmaz 1982 Brezilya takımının kaptanı olan Socrates’in bir futbolcunun çok ötesinde hayatı olduğunu ilerleyen yıllarda öğrenmiştim ancak bu kitap sayesinde söz konusu ismin bir ülkenin değişimine ne kadar etkili olduğunu da anlamış oldum

Andrew Downie‘nin kaleme aldığı kitap, dünya kupasını kazanamayan ancak gönüllerin şampiyonu olma konusunda bütün rakiplerini fersah fersah geride bırakmayı başaran Brezilya milli takımının kaptanı Socrates‘i anlatıyor.

1982 yılının çocukluk anılarımdaki en önemli olayı hiç kuşkusuz siyah beyaz TRT ekranlarında seyrettiğimiz dünya kupası karşılaşmalarıydı. O karşılaşmalarda pek çoğumuz gibi benim mahallemde de Brezilya milli takımı diğer bütün takımlardan farklı bir şekilde görülüyordu. ZicoFalcaoEder ve tabii ki kaptan Socrates’in yer aldığı kadronun oynadığı her karşılaşmayı ilgiyle takip ediyor ve mahalle arasında top oynarken onların isimlerini tekrarlayıp duruyorduk. Brezilya milli takımı gerek oyun biçimiyle gerekse de tribünlerdeki renkli yanıyla bizi daha çok cezbediyordu. Fakat bu takımda başka bir şey vardı ve bu takım tıpkı 1982 şampiyonasında olduğu gibi 1986 şampiyonasında da kupayı alıp götürmesi beklenirken bunu başaramıyordu. Çocuk aklımızla seyrettiğimiz İtalya ile oynadıkları ve 3-2 kaybettikleri karşılaşmanın, dünya kupaları tarihindeki belki de en dramatik karşılaşma olduğunu çok sonra fark edecektik. İşte bu unutulmaz takımın unutulmaz kaptanı Socrates’in hayat hikâyesini okumak, bu takımın parçası olan kişiyi daha yakından tanımak isteyenler açısından çok büyük ipuçlarını bünyesinde barındırıyor. Benim açımdan ise bir anlamda kendi çocukluğuma yeniden yolculuk yapmayı ve 1982 yazındaki unutulmaz anları yeniden gözümün önüne getirebilmeyi içeriyor.

Kitabın içinde yıllar sonra Türkiye’de Fenerbahçe’yi çalıştıran beyaz Pele lakaplı Zico ve yine Fenerbahçe’nin efsanelerinden bir tanesi haline gelen Alex de Souza’nın Türkçe baskıya özel sunumları yer alıyor. Bunun yanı sıra dünya futbol tarihinin futbol konusundaki en özgün ismi olan Johan Cruyff‘un önsözü de dikkat çekici.

Kitabı okumaya başladığınız andan itibaren karşınızda Brezilya’nın yoksullukla dolu mahallelerinde yükselen bir futbol figürü olmadığını görmeye başlıyorsunuz. Socrates orta sınıfa mensup bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geliyor ve bol bol okuyan babası sayesinde küçük yaşlardan itibaren kitaplarla tanışıyor. Hatta 1964 yılındaki diktatörlükle birlikte babasının kitaplarını bahçede yaktığına şahitlik ettiğini belirten Socrates sayesinde, dünyanın farklı yerlerinde diktatörlerle birlikte kitapların nasıl yakılmak durumunda kaldığını bir kez daha fark etmiş oluyorsunuz. (s.167)

Socrates’i diğer bütün Brezilyalı futbolculardan ayıran en önemli özelliği ise hem hayatını dilediği gibi yaşama konusunda her zaman belirleyici olma gibi bir vasfı taşıyor olmasıdır hem de bunu yaparken diğerlerinin aksine her daim kabul görebilmesidir.

Futbolcu olmak için başlanmayan bir futbol kariyerinin sürekli olarak doktor olmak için kesintiye uğraması buna karşın kulüp yöneticileri ile takım arkadaşlarının bütün bu duruma karşın kendisine onay vermeyi sürdürmeleri ile devam eden bir kariyer. Futbol sayesinde kendisinden çok farklı konumlarda yaşayan insanlarla bir araya gelmeye başlıyor ve gittiği maçlarda ülke insanını daha yakından tanıma şansı elde ediyordu. Botafogo kulübü ile yapılan anlaşmaya göre “hafta sonu maçlarında kesin oynayacaktı ama hafta içleri iki kez yapılan idmanlara her seferinde gelmeyebilirdi. Bu mükemmel bir anlaşmaydı çünkü Socrates ders çalışmayı çok seviyor, antrenman yapmaktan ise nefret ediyordu“(s.34).

Cruyff’un önsözde belirtmiş olduğu neden bu kadar çok içtiğini kendisine sormak isterdim sorusunun yanıtı bir anlamda Socrates’in hayatında saklı. Kardeşi Raimundo bu durumu şu sözlerle açıklıyor: “Utangaç ve içine kapanık bir ailemiz vardı. Socrates bu engeli birayla aştı. İçtiğinde farklı bir insan oluyordu. İçki onun için insanlarla kolay iletişime geçmesini sağlayan bir antidepresandı. Bira onun ilacıydı. Hayatına renk katıyordu’(s.53).

Kitap boyunca Socrates’in hayatında içki ve kadınların eksik olmadığına ilişkin anekdotların var olduğunu göreceksiniz. Buna karşın akşamdan kalmış olsa da sahada her maça çıktığında görevini eksiksiz yerine getirmeyi başarabilen birisi olduğu gerçeğini de göz ardı etmemeniz gerekiyor. Socrates içki ve sigara konusunu hiçbir zaman saklayarak gizli bir biçimde sürdürme yoluna gitmemiş hatta tam tersine bunu aleni bir hâle dönüştürmüştür.

Corinthians kulübüne transfer olduğunda yeni takım arkadaşları ve antrenörü için çok farklı bir kişilikti. “Futbolcuların en sevdiği şey zeki takım arkadaşlarıyla oynamaktır. Socrates’le birlikte oynayan oyuncular da keyfi sonuna kadar yaşıyordu. Fakat maçın son düdüğü çalıp da soyunma odasına geri döndüklerinde işler biraz karışıyordu. Socrates bazı oyunculardan geceyle gündüz kadar farklıydı ve onun gelişiyle takım içindeki dinamikler epey değişmişti. Tek mesele Socrates’in farklı görünmesi de değildi. Hatta bir köşede oturup kitap okuması da değildi. Takımın teknik direktörü de onu bir türlü çözememişti ve anlam veremediği o münevver hali yüzünden onunla resmi bir Portekizceyle konuşuyor, diğer oyuncularla ise daha gündelik bir argoyla iletişim kuruyordu…Socrates’in takım arkadaşlarını şaşırtan (sık sık da kızdıran) özelliklerinden biri de dürüstlüğüydü. ‘Bazen hakem penaltı çalardı, o da çıkıp ‘Penaltı değildi derdi’ diyor Basilio, ‘ofsaytlarda da durum aynıydı. O, hakikatin içinde yaşardı” (s.87-89).

İleride Corinthians Demokrasisi kavramını hayata geçirecek olan Socrates ilk çıkışını futbolcular üzerindeki baskıları ortadan kaldırabilmek için yapmış olduğu açıklamalarla ortaya koyuyordu. Farklı bir futbolcu olduğunu takımının kazandığı şampiyonluk kutlamalarında bile gösteriyordu. “Maçtan sonra şeref turuna katılmadığı gibi adına tezahürat yapan seyircilere yanıt bile vermedi. Maçtan önce formasını küçük bir taraftara hediye edeceğine söz vermişti ama maç sonrasında sahaya giren taraftarlardan biri formasını kapınca hemen soyunma odasından başka bir forma aldı ve koşa koşa gidip çocuğa verdi“(s.117-118).

Taraftarlarla kurduğu iletişim biçimi de diğer futbolcularınkine hiç benzemiyordu. “Taraftarların duygusal olmasını anlayabiliyordu. Kendisinin farklı olduğunun da bilincindeydi. Bütün taraftarların ondan hoşlanmamasını da anlayabiliyordu. Onu esas rahatsız eden şey taraftarların onu olduğu gibi kabul etmemesiydi. Taraftarları, defalarca takımın arkasında durup öfkelerini daha olumlu bir şeylere kanalize etmeye davet etmişti“(s.135).

Socrates’e göre başarının anahtarı gol atmak, gol atmanın anahtarı ise dayanışmadan geçiyordu. Bu dayanışmayı gerçekleştirebilmek için ise takımın sadece futbolcularını değil bütün çalışanlarını bütünleştirecek olan bir anlayışı hayata geçirmeyi amaç edinecekti. Bu amaçla takımın malzemelerini yıkayanlarına, yemeklerini pişirenlerine, temizlik personeline primden pay verilmesini sağlayacaktı. 1982 dünya kupasında İtalya ile oynamadan önce yazdıkları futbolun hayatın içerisindeki yerini göstermesi açısından önem taşıyor. “Futbol oynamak bir iş ve bizim işimiz her zaman önemli ancak hayattaki en önemli şey değil. Futbol bir ölüm kalım meselesi değil. Anlatmaya çalıştığımız şey tam olarak da bu. Kaybedebiliriz. Kaybetmekten korkmamalıyız ama kazanabiliriz de çünkü kazanmak için çalışıyoruz“(s.188). Maçı kaybettikten sonra yaptığı değerlendirme ise gerçekten onun diğer futbolculardan ne kadar farklı bir perspektife sahip olduğunu ortaya koyacak cinsten: “Kazanmayı hak ettik. Ben de tabii ki Dünya Şampiyonu olmak isterdim ama yaptığım, yaşadığım tek bir şeyi bile dahi değiştirmek istemem. Benim için çok daha zor, çok daha yoğun bir tecrübe olurdu kazansak. Zaten elimde bir bombayla dolaşıyordum, bir de kupayı kazansaydık bomba dolu bir çantayla dolanıyor olurdum. Bu ölçekte bir popülarite ve şöhretle baş etmek zor. Saçma sapan bir dünya bu. Bir de dünya şampiyonu olduğunu düşünsene. Kazanmak hiçbir zaman iyi bir şey değil, zira zaferin sonuçlarıyla baş etmek çok zor. Kaybetmek acı veriyor belki ama acı çektikçe büyüyorsun” (s.199).

Kitabın içindeki belki de en ilgi çekici olan kısım Corinthians Demokrasisi adı verilen bölüme ilişkin olan. Çünkü burada Socrates’in bir futbolcu olmanın ötesinde ülkesinin halkı için çalışan ve kafa yoran bir eylem insanı olarak görmeye başlıyorsunuz. “Socrates kendini Brezilyalı fakirlerin sözcüsü olarak konumlandırıyor ve en az futbol kadar demokrasi ve sosyal adalet hakkında da konuşmalar yapıyordu. Radyo ve televizyon röportajları fikstür ve kadro ile ilgili sorularla başlıyor ancak Socrates konuyu bir şekilde siyaset, eğitim, halk sağlığı ve ekonomiye getiriyordu…Brezilya tarihinde ilke kez bir sporcu eline mikrofonu almıştı ve hak onu can kulağıyla dinliyordu” (s.203).

Ülkenin diktatörlükle yönetildiği 1983 yılında şampiyonluk maçına Corinthians takımı “Yensen de Yenilsen de Demokrasiden Vazgeçme” pankartıyla çıkıyordu. Futbolun içinde yaşadığı ülke insanına nasıl temas etmekte olduğunu Socrates şöyle anlatıyordu: “Futbol sayesinde sözlerim çok daha geniş kitlelere ulaşıyordu. Bilgisiz, eğitimsiz insanlara da erişebiliyorduk çünkü futbol dünyası aslanda işçi sınıfına aitti. Bence bütün yaşananların en büyük getirisi de buydu zaten. Daha fazla insanın siyasetle ilgilenmesini sağlayabilmek. Brezilya’da futboldan anlamayan bir kişi bulamazsın. Buna karşılık çok az insan siyasetten anlar ve halkın büyük çoğunluğu eğitimsizdir ancak futbol ve siyaseti bir araya getirerek hem halkı eğitebilir hem de toplumsal değişime önayak olabilirsiniz” (s. 249).

Socrates 1986 Dünya Kupasının açılış maçında ise “Dik Dur Meksika” sloganı yazılı bir bandana ile sahadaki yerini alıyordu. Fransa ile oynadıkları karşılaşmaya ise “Şiddete Hayır” yazılı bandanayla çıkmıştı.

Kitabın içerisinde kısa bir süre yaptığı doktorluğuna ilişkin bilgilerin yanı sıra Libya lideri Muammer Kaddafi ile görüşmesine kadar pek çok farklı konu ve anekdot yer alıyor. Socrates’in çok kısa süren İtalya’nın Fiorentina kulübü macerasına da yer veriliyor. Aşkları, gönül maceraları, içki tutkusu ve adım adım kötüleşen sağlığı hakkında bilgiler de yine son bölümde yer alıyor.

Bir efsane olan Socrates için en az kendisi kadar efsanevi hâle dönüşen söylediği şu sözde bütün futbolseverler açısından unutulmaz bir sevdayı işaret ediyor:

Socrates gerçek bir efsaneydi ancak hayatı boyunca yaptığı hiçbir şey ya da söylediği hiçbir söz şu meşhur önsezisi kadar efsanevi değildi. ‘Bir pazar günü, Corinthians’ın şampiyonluğa ulaştığı bir pazar günü ölmek istiyorum’ Hem ürkütücü hem de romantik bir dilekti bu. 4 Aralık 2011’de bu dileği gerçekleştiğinde sadece 57 yaşındaydı“(s.366).

Yazarın son sözleri karşımızdaki futbol dehasını çok iyi anlatıyor:

“Socrates saha dışında, içinde olduğundan daha önemli olan ender futbol dehalarındandı. O, sadece bir futbol takımının değil bir ülkenin de değişmesinde büyük bir rol oynadı. Brezilya’nın diktatörlükten demokrasiye geçtiği zorlu yıllarda Avrupa’ya gidip zengin olmaktansa, ülkede kalıp yaşanan değişime ve insanlara destek olmuştu“(s.369).

Çocukluğumun unutulmaz 1982 Brezilya takımının kaptanı olan Socrates’in bir futbolcunun çok ötesinde hayatı olduğunu ilerleyen yıllarda öğrenmiştim ancak bu kitap sayesinde söz konusu ismin bir ülkenin değişimine ne kadar etkili olduğunu da anlamış oldum. Bazı isimlerin yaptıklarıyla görünenden çok daha fazla etkide bulunabildikleri bir dünyada Socrates, sadece oynadığı futbolla değil sözleri ve eylemleriyle de iz bırakmıştır. O, futbolun filozofu, efsanesi ve doktoru olmayı başarabildiği için de hâlâ çok seviliyor.

Andrew Downie- Doktor Socrates, İthaki Yayınları, Çev. Bora İşyar, 2021